#inegöl

Şerif Gürbaş


Bana ne siyasetten diyenler!

​​​​​​​Siyaset, mertçe yapılmalı, her yurttaş siiyaset kurumunda aktif yada pasif söz sahibi olmalı...


83 milyon nüfusa sahip ülkemizde her milleten, her inançtan insanın yaşadığını ve her bireyin vatandaşlık görevini asgari miktarda yerine getirmeye çalıştığını varsayarsak, siyasetçilerin her yurttaşı dinlemek, sorunlarına çare aramak ve bulmak gibi bir sorumluğu vardır.

Yetkiyi eline alanların sadece kendi sempatizanlarına, kendi hısım ve akrabalarına, sadece kendi fikri düşüncesindeki insanlara hizmet götürmesi ve onları dinleyip onların sorunlarına eğilmesi asla kabul edilemez. İşbaşına gelenlerden, koltuğa oturup mührü eline aldıklarında, kimin oy verdiğine bakmaksızın hizmet etmesi beklenir. Doğru olan da budur.

İster ülkeyi yönetesin, ister bir şehri, her siyasetçinin hesap verebilir olması ve şeffaf olması arzu edilir. Yapılan hizmetlerin ve yatırımların önemi ve aciliyeti önem arz eder. Milletin sorunlarına çare olan, şehrine ülkesine insan ayırt etmeksizin hizmet eden ve en önemlisi tüm insanlara adil davranan idareciler, mükafatı yine demokrasi yoluyla aziz millettimizden alırlar.

Her siyasetçi, “En iyi ben yönetirim, halkın sorunlarını en ivedi ve en güzel şekilde ben çözerim” iddiası ile yönetime talip olur.  Siyasetçilerin işbaşına gelmesi için çoğunluğu ikna etmesi gereklidir. Dolayısıyla da her fikirden insanın desteğine ihtiyaç duyar. Bu nedenle de yönetime talip olan siyasetçilerin işbaşına gelmek için de her fikirden ve her siyasi görüşten insanla oturup onları dinlemesi ve istişare etmesi icap eder.

Gücü ve yetkiyi eline alan siyasetçilerin, yönetime talip olan diğer siyasetçileri düşman gibi görmesi, onları sürekli olur olmaz şeylerle suçlaması günümüz tabiri ile metal yorgunluğunun bir göstergesidir.

Yaptığı tüm hamleleri başarısızlıkla sonuçlanan siyasetçilerin sürekli gerginlik çıkarması, yorgunluktan bitap düşmüş futbolcunun kendini oyundan attırmak için rakip futbolcuya tekme atmasına benzer ki, millet zaten o tip siyasetçilere sandıkta gerekeni yapmaktadır.

Şayet amaç üzüm yemek, yani memleketi en güzel şekilde yönetmek ve gelecek nesillere müreffeh bir ülke bırakmak ise, siyasetçilerin horoz dövüşlerini bırakması, birbirlerine nezaket kuralları çerçevesinde yaklaşması, millet için istişare kültürünü yeniden hayata geçirmesi tüm milletin en büyük arzusudur.

Başta insanlar olmak üzere, tüm canlıların yaşam kalitesini belirleyen, bir ülkenin bir milletin geleceğinde söz sahibi olan siyaset kurumuna, kadın erkek her aklı başında insanın ilgi duyması, hatta imkânları müsait ise görev alması vatandaşlık görevi, hatta dünya imtihanın bir parçasıdır.

“Bana ne siyasetten, ben siyasete karışmam, siyasetten anlamam, siyaset benim neyime” diyenler aslında farkında olmadan mealen şunu demektedir. “Ülkemi satsalar, savaş çıkarsalar, hayatımı zindana çevirseler, açlıktan nefesim koksa, çoluk çocuk perişan olsak, güçlüler gelip bizi ezse, adalet hep güçlüden yana olsa, kurallar ve kanunlar hep fakir ve güçsüzlere işlese beni ilgilendirmez.”

 “Bana ne siyasetten” diyenler, ne dediklerinin mealini okuduğunda “olur mu ya, ben bunların her birine itiraz ederim, hatta kavgasını bile yaparım.” dediklerini işitir gibiyim.

Öyle ise her yaştan ve her fikirden insanımız, ülkesi ve yaşadığı şehri için fikrini beyan etmeli, kendisi için istediğini 83 milyon içinde istemeli, her ne yaşanırsa yaşansın (iyi ya da kötü) ön yargılarını bir tarafa bırakıp vicdanı ile yaklaşmalı ve yorumlamalı diyorum. Başka da bir şey demiyorum.