Nereye gitsem aynı manzarayla karşılaşıyorum. Çarşıda, pazarda, sanayi sitesinde, iş toplantılarında, kahve köşelerinde...
Esnafın yüzü asık. İş insanının omuzları düşük. Küçük işletmeler ayakta kalma savaşı veriyor. İşçisinin maaşını gününde ödeyemeyen, dükkânının kirasını çevirmekte zorlanan, kredi kartı limitlerini son kuruşuna kadar tüketmiş insanlar, adeta yüzüne fener tutulmuş tavşan gibi donup kalmış durumda. Ne ileri gidebiliyorlar ne de geri dönebiliyorlar.
Daha kötüsü, bu insanların önemli bir kısmı artık çözüm de aramıyor. Çünkü çözüm üretecek mekanizmaların çoktan işlevsizleştiğine inanmış durumdalar. İktidar cephesinden sürekli pembe tablolar çiziliyor. İş dünyasının temsilcileri ise ya sessizliğe gömülüyor ya da nezaket sınırlarını aşmayan birkaç temenniden öteye geçemiyor. Ülkenin üretim damarları daralırken, esnaf kepenk kapatırken, gençler geleceklerini başka ülkelerde ararken, yönetenler başarı hikâyeleri anlatmaya devam ediyor.
Ancak dürüst olmak gerekirse, herkes mutsuz değil.
Memnun bir kesim de var. İhaleleri kapanlar, makamları paylaşanlar, liyakatin önüne sadakatin geçtiği düzenin nimetlerinden faydalananlar, siyasi yakınlık sayesinde kapıları kendiliğinden açılanlar...
Hayat pahalılığı onlar için istatistikten ibaret. Enflasyon onlar için televizyonda tartışılan bir veri. Kira artışları, geçim sıkıntısı, mutfak masrafı, okul giderleri; bunlar başkalarının hikâyesi. Çünkü bilirler ki işler ters giderse arkalarında onları yeniden ayağa kaldıracak bir el mutlaka vardır. Düşseler de yumuşak zemine düşerler.
Futbolda yıllardır konuşulan bir “yapı” tartışması vardır. Kimilerine göre görünmez bir mekanizma, kimilerine göre ayrıcalık düzeni… Bugün ekonomide ve kamusal hayatta da benzer bir hissiyat giderek güçleniyor. Aynı çevreler sürekli kazanıyor, aynı isimler sürekli yükseliyor, aynı şirketler sürekli büyüyor. Başarısız olsalar bile kaybetmiyorlar; hata yapsalar bile cezalandırılmıyorlar. Tökezlediklerinde önlerine yeni bir ihale, yeni bir görev, yeni bir makam çıkıyor.
Buna karşılık milyonlarca insanın tek hatası, doğru çevrede doğmamış olmak ya da doğru kişilerin yanında durmamış olmaktır.
En can yakıcı olan ise, bu ayrıcalıklı kesimin sahip olduklarını doğal bir düzenin sonucu gibi sunmasıdır. Kendi bolluklarını çalışkanlık hikâyeleriyle süslerken, başkalarının yoksulluğunu kader, beceriksizlik ya da hayatın olağan akışı olarak açıklamaya çalışırlar. Adaletsizliği normalleştirmek, zamanla onu görünmez hale getirir.
Peki, bu düzen ne kadar daha devam eder?
Toplumun önemli bir bölümü değişim istiyor ama değişimin anahtarını hâlâ mevcut düzenin sahiplerinde arıyor. Kimileri kendisini denize iten ele uzanmaya devam ediyor, kimileri ise kurtuluş umuduyla yılana sarılıyor.
Belki de mesele yalnızca ekonomik değildir. Belki de asıl mesele, toplum olarak hakkı talep etme cesaretimizi, adalet duygumuzu ve ortak vicdanımızı ne ölçüde koruyabildiğimizdir.
Çünkü bir ülkede insanlar yoksullaşabilir; ekonomiler bozulabilir. Ama en tehlikelisi, insanların içinde bulunduğu durumu değiştirebileceklerine dair inançlarını kaybetmeleridir. İşte o zaman yalnızca cepler değil, umutlar da iflas eder